5 Haziran 2020 Cuma

GENEL HATLARIYLA MİLİTARİZM KAVRAMI VE TÜRKİYE’NİN MİLİTARİST GELENEĞİ



Militarizm, askeri değer ve uygulamaların sivil hayattaki uzantısı olmasının ötesinde, savaş-barış, asker-sivil arasındaki sınırların silinmesi ve flulaşması anlamına gelmektedir.[1] Militarizmden ‘’askerin önemli olduğu bir rejim’’ anlamak pek doğru bir şey değildir. Her toplum için, her zaman, ‘’asker, önemlidir.’’ ‘’Militarizm’’, bütün toplumun askerin ilkeleri, kuralları, değerleri ve ideallerine göre yeniden örgütlenmesidir. Kuruluş yıllarının egemen ruh hali bu değildi. Tarih, medeniyet gibi alanlarda yapılan çalışmalarla ‘’yeni bir ulus yaratma çabası’’ önde geliyordu. Ama bu yapının ayakta durmasını, devam etmesini, fiziksel varlığıyla sağlayan Ordu’ydu.[2] Ulus devlet süreçleri ve ulusal ordulara geçiş süreçleriyle militarizmin arasında bağ vardır çünkü modern devlet öncesi dönemde kalabalık ordular ve halkın silahlandırılması İmparatorlar için bir tehdit teşkil etmekteydi. Ancak bu durumun istisnaları mevcuttur. Bu istisnalardan bir tanesi Spartalılardır. Sparta şehir devletinde her erkek gençliğinden neredeyse ölene kadar asker sayılır, askerliğe manisi bulunanların ise yaşamalarına olanak tanınmaz ve öldürülürlerdi. Toplumun askerleştiği bu devlet ordu devleti olarak tanımlanır ve bu model geniş olarak Roma İmparatorluğu tarafından da uygulanmıştır. Sonraki asırlarda ojeni kavramını siyasi ideolojisi haline getiren Naziler, Sparta’nın karakterini örnek almış ve ‘’Sparta bizim ilham kaynağımızdır’’[3] görüşünü kutsal kaide olarak belirlemişlerdir. Modernite öncesi dönemde asker millet olarak yaşantısını sürdüren ikinci istisna ise Türklerdir. Türkler, Orta Asya koşullarında kalabalık komşu haklara karşı her daim, hareket halinde olan ve eli kılıç tutmak zorunda olan bir milletti. Bu sebeple Türklerde de neredeyse herkes asker kabul edilir, askerlikten korkmak ya da kaçmak ayıp sayılırdı. Batı’ya doğru öçle birlikte kurulan en büyük Türk İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nde de Başkent İstanbul’da 15.000 kadar Yeniçeri askeri bulunmaktaydı ve savaş dışında asker ile bütünleşmiş bir toplum yapısı görülmemekteydi. Fransız İhtilâli’nin teme sloganlarından olan eşitlik ilkesi gereği herkesin askere alınması vaad edilmiş ve artık yurttaş tipi ordulara geçilmeye başlanmıştır. Militarizm ile ulus öncelikli kuram realizm arasında olduğu gibi liberalizm ve marksizim ile de dönemsel bir bağa sahiptir. Liberaller genel olarak devletin adalet ve güvenlik sahaları dışında her sektörden çekilmesini öne sürerler. Ancak liberal tahayyül ordunun varlığını sorulamamakta hatta ordunun varlığı dış tehditler için gerekli bile görülmektedir. Liberal görüş ordunun varlığından ziyade siyaset ve toplum ile ilişkisi ile ilgilidir ve bu ilişki biçimi nedenli kesişimden uzaksa o denli ideal bir toplum düzeni oluşturulur. Ancak liberalizmin Türkiye’de bazı çevrelerce farklı yorumlanması ordunun bizatihi kendisini ve ontolojik omurgasını da tartışmaya açmaktadır. Buna göre darbe geleneğinden gelen bir ordunun bu alışkanlıktan vaz geçmesi neredeyse mümkün değildir. Ayrıca OYAK ve Milli Güvenlik Kurulu gibi mercilerin varlıklarını sürdürmeleri de ordu-siyaset ittifakıyla dönüşen ordunun siyasetin tahakkümü altına girmesi olarak yorumlanır ve bu evreden sonra siyasetin ve siyasi söylemlerin de militarize olduğu öne sürülür. Bu yeni liberal ideal mümkünse yeni baştan oluşturulacak ve çok küçük hacimli olmakla birlikte sembolik anlamdan öteye gidemeyecek bir ordunun varlığıyla ilgilenirler. Sembolik ordu ifadesi yalnızca asker sayısı değil askeri bütçenin de kısıtlanmasını ifade etmektedir.
Marksistlere göre ise sosyalist devrimin kazanımlarının korunmasında orduya meşru ve kritik bir rol düşer. Ordu, militarzim bağlamı dışında, emperyalist saldırılara karşı devrimi koruyacak bir güç olarak düşünülür[4] ve Vladimir Lenin bile yazdığı Savaş ve Sosyalizm adlı kitapta Fransız Devrimi gibi olayları feodal düzene başkaldırı olarak tanımlar ve ilerici savaş olarak değerlendirir. Bazı Marksist hareketler ordu ile sermayenin ilişkisine vurgu yaparak burjuva diktatörlüğü aparatı olarak konumladıkları militarist tanıma karşın Latin Amerika başta olmak üzere pek çok sosyalist ya da Marksist gerilla ya da terör örgütleri son derece askeri kavramları kullanmaktadırlar. Bu örgütlerin mensupları üniforma benzeri giysileri kullanırlar, düzenli ordulara ait bazı hiyeraşik kavramları kullanırlar ancak en önemlisi de hedef kitlelerini potansiyel bir savaşçı olarak kabul etmeleridir. Bu kabul de kitleleri tarafından zaten sorgulanmaz ve bu hareketlerin başarılı olması durumunda kurulacak siyasi yapı askeri demokrasi veya askeri diktatörlükten başka bir şey değildir. Militarizmin alt kavramları arasında ise militarist davranış, militarist zihniyet ve yapısal militarizm bulunmaktadır.[5] Burada davranış otoriteye ait eylemi ifade etmektedir ve bu eylemin sınırları şiddetin meşruluğuna dönüştüğü takdirde militarist zihniyete dönüşmektedir. Devletlerin meşru şiddet tekeli ise yapısal militarizmin iç boyutunu oluştururken özellikle günümüzde askeri diplomasinin gelişmesi, insani müdahalelerin askerileşmeleri, askeri anlaşmalarve ticaretler de uluslararası boyutunu oluşturmaktadır.
Toplumun biçimlendirilmesinde ordu-millet kavramı önem taşır. Bu kavramı pratikte hayata geçiren Napoeleon Bonaparte olsa da, ideolojisini yapan ve uzun zamana yayılan bir pratikle toplumu şekillendiren deneyim Prusya deneyimidir.[6] Prusya’nın 1870 yılında siyasi birliğini tamamlamasıyla birlikte ordu, toplumun parçası hatta kendisi olarak kabul edilmiştir. Bu anlayış ise Prusyalı subay Colmor von der Goltz’un yazdığı Das Volk in Waffen’de kuram haline gelmiştir. Savaş kavramı yalnızca ordulara arasında olmadığı görüşüyle beraber toplumun asker kabul edilmesi ve topyekün savunma modelinin uygulanması öngörülmüştür.
O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı tarihteki adıyla 93 harbi yenilgisi ile bir asırdan fazla süredir devam eden yenileşme ve modernleşme teşebbüslerini hızlandırmıştır ve dönemin Padişahı II.Abdülhamid, Prusya askeri heyetini davetiyle ordunun Prusya ekolü nezdinde topyekün dönüşmesinin yolu açılmıştır. Bu dönüşüm ise yalnızca ordunun sevk ve idaresine yansımayacak, Alman ordu kültürünün özelliği gereği ile Ordu-Millet uygulaması benimsenecektir. Asker millet kavramı Türklerin tarihi olarak yabancı olmadıkları bir yaşam biçimini ifade eder burada ki küçük fark kurumsal teşebbüslerle ordu-millet anlayışının benimsetilmesi ve kimi zaman askeri zümreyi insanı vasıflar yönünden üstün tutan anlayışın meşruiyet kazanmasıdır. Cumhuriyet dönemindeki askeri darbelerin analizleri tek bir ideoloji doğrultusunda ve Kemalizm özelinde incelenmeleri bu sebeple taraflı ve yalın bir çalışmayı ortaya koymaktadır. Osmanlı Devleti döneminde darbe meşruiyet aracı olarak genel olarak ‘’şeriatı kollamak’’ kavramı öne sürülmüş ve askeri zümre ile en azından ulema aralarında ilişki desteği sağlanmaya çalışılmıştır. Öne sürülen gerekçeler çok kolay değişebilir ancak zihniyetin beslendiği kaynak aynıdır. Bu kaynağı yalnızca Prusya modeli çerçevesinde tanımlamak doğru olmaz çünkü sonraki yıllarda ordunun üzerinde Amerikan ekolü hakim olmaya başlamıştır. Yabancı askeri misyonların Türkiye’de orduya biçmek istedikleri ayrıcalıklı konum ile Türkiye’nin tarihi olarak sınıfsız ancak ordu temelli yapısının bileşimi militarist kavramları desteklemiş askeri müdahale olsun veya olmasın asker-siyaset, asker-toplum kulvarları aralarındaki duvarları ortadan kaldırarak askeri siyaset ve askeri toplum zihniyetinin doğmasına sebebiyet vermiştir.


[1] Laura Sjoberg ve Sandra Via, İntroduction Gender War and Militarism: Feminist Perspectives, Laura Sjoberg ve Sandra Via, Santa Barbara (ed.), Oxford, 2010, s.7
[2] Murat Belge, Askerin Önemini Öğretmek ya da Türkiye’de Türkiye’de Profesyonel Ordunun İmkânsızlığı Üzerine, Nurseli Yeşim Sünbüloğlu (der.), Erkek Millet Asker Millet Türkiye’de Militarizm Milliyetçilik Erkek(lik)ler, 1.Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2013, s.183
[3] Alvin H. Bernstein, Soviet Defence Spending: The Spartan Analogy, CA, The Rand Corporation, 1989, s.1
[4] Güven Gürkan Öztan, Türkiye’de Militarizm, 1.Baskı, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, Kasım 2018, s.25
[5] K. Skjelsbaek, Militarism Its Dimensions and Corollaries: An Attempt at Conceptual Clarification, Journal of Peace Research, 1979, s.219

4 Haziran 2020 Perşembe

TEKNOLOJİ KARŞITLIĞI VE DİSTOPİK BİR DÜNYA MI SORUNSALI



Onur Dikmeci[1]

Tarihteki her gelişme ve destekleyici fikirler karşıt fikirleri doğurduğu gibi sanayi devrimi de kısa sürede karşıtlarını var etti. İngiltere’de 1811 yılından itibaren örgütlenmeye başlayan işçiler yeni makinalarla donatılan atölyelerin kendilerini işsiz bırakacaklarını tahmin ediyordu. Ancak Luddite mensupları yalnızca teori geliştirmediler ve bunu aktif reaksiyona dönüştürdüler. Kendi aralarında oluşturdukları kod sistemiyle küçük gruplara bölünerek birbirlerine yalnızca rakamlarla hitap ederlerken belirledikleri atölyeleri ve fabrikalara saldırarak tahrip etmeye başladılar. Ancak zamanın şartlarına uymayanların bu şartları tersine çevirmeleri olanaklı değildir. Endüstrileşme o denli kalıcı olma yolunda ilerliyordu ki bu eylemler kısa sürede bastırılarak Luddite üyeleri ya idam edildiler ya da sürüne gönderildiler.
Teknoloji ilerledikçe her toplumun muhafazakârları bu gelişmelere belirli oranlarda tepki göstermişlerdir. Üretim modellerinin gelişmesi istihdam olanaklarını geleneksel sektörlere daha fazla daraltacağı için gelişmeler bu bakımdan reddedilme olasılığına sahip olabilir. Ancak endüstri/teknoloji karşıtlığının devrim biçiminde devam ettirilmesi gerektiği reddiye alanına özgü özgün bir seçeneği var etmiştir. Amerikalı Matematik Doktoru Theodore Kaczynski, yazdığı Sanayi Toplumu ve Geleceği adlı manifestoda sanayi devrimi ve teknolojiyi büyük bir tehlike olarak tanımlamış ve mutlaka ortadan kaldırılması gerektiğini savunmuştur. 195.maddede:

‘’Devrim, uluslararası ve dünya çapında olmalıdır. Ülkeden ülkeye yayılma temelinde yürütülemez. Örneğin, ne zaman ABD’de teknolojik ilerlemenin ya da ekonomik büyümenin biraz kısıtlanması öne sürülse, insanlar histeri krizlerine tutulup, teknolojide geri kalırsak Japonların bizi geçeceğini söylüyorlar. Kutsal robotlar! Japonlar bizden daha çok araba satarsa, dünya yörüngesinden fırlar! (Milliyetçilik, teknolojinin en önemli destekçilerindendir.) Daha da mantıklısı, görece demokratik uluslar geri kalırken Çin, Vietnam ve Kuzey Kore gibi diktatörlükle yönetilen uluslar ilerlerse, sonunda diktatörlerin dünyaya hakim olacağı iddia edilebilir. Bu da endüstriyel sisteme mümkün olduğunca her yerde aynı zamanda saldırılmasının bir nedeni.’’

196.maddede ise ulusların yıkılmasının endüstriyel ulusları yıkıma götüreceğini belirtmiştir. Sanayi karşıtı bu tez ile ultra küresel tezler ulusların varlığına muhalefet noktasında birleşmişlerdir. Ancak ultra küresel tezler ulusların noktalanmalarını istikrar için gerekli görürlerken, Kaczynaski karşı devrim için lüzum addetmiştir:

‘’Devrimciler, dünya ekonomisini birbirine bağlayan anlaşmaları desteklemeyi düşünmelidirler. NAFTA veya GATT gibi serbest ticaret anlaşmaları kısa vadede doğaya zarar verebilir, ancak ülkelerarası ekonomik bağımlılığı güçlendirdiğinden uzun vadede yararlı olabilir. Güçlü bir ulusun yıkılmasının tüm endüstriyel ulusların yıkılmasına yol açacağı denli birleşik bir dünya ekonomisi oluşursa, sistemi dünya çapında yıkmak daha kolay olur.’’

204.Madde:
‘’Devrimciler, mümkün olduğu kadar çok çocuk sahibi olmalıdırlar. Sosyal tutumların önemli bir dereceye kadar kalıtsal olduğuna dair güçlü bilimsel kanıtlar vardır. Kimse, sosyal bir tutumun direk olarak insanının kalıtımsal yapısının bir sonucu olduğunu ileri sürmüyor, ama anlaşıldığı kadarıyla kişisel özellikler kısmen kalıtsaldır (soydan gelir) ve bu belli kişisel özellikler, toplumumuz içerisinde, kişinin şu ya da bu sosyal tutumu benimsemesinde etkili olmaktadır.’’

Bu manifesto bir teori seviyesinde kalmıştır ve farklı coğrafyalardan insanların veya bazı organizasyonların gelişmekte olan teknolojik seviyeleri fiili olarak engellemek istedikleri görülmemiştir. Ancak bu durumun istisnası dünyada 2020 yılında yaşanan Corona virüs salgını olmuştur. Virüsün yayılmasından birkaç ay sonra bazı ülkelerde 5G baz istasyonları protesto edilmeye başlanmıştır ve 5G sistemi tetikleyici olarak ilan edilmiştir. Öyle ki İsviçre’de istasyonların yasaklanması Amerika’da bazı eyaletlerde 5G istasyonlarının ateşe verilmeleri görülmüştür. İnsanlarda yayılmaya başlayan sağlıklı yaşama karşı feda edilebilecek teknoloji eğilimi, pek çok teknolojik gelişmenin komplo teorileriyle algılanmasına yol açmıştır. Bu tip gelişmeler ise 21. Yüzyılın Neo-Luddit Hareketi olarak görülebilir. Ancak geçmişte olduğu gibi köklü bir dönüşümün karşısında durabilmek neredeyse imkânsızdır. Her dönüşümün mutlak kötülük noktasına indirgenmesi de doğru değildir. Yaşanılan çağ kendi gereksinimlerine göre değerlendirilmelidir. Bu sebeple 5G dışında, insanların çip takılarak robotlaştırılacağı ve totaliter dijital bir diktatörlük kurulacağı yakın geleceğe ait distopik senaryolardan en popüleri haline gelmiştir. Bu senaryoları üretenler indirgemeci zihinlerini tutarsız teorilerine yansıtmış bulunmaktadırlar. Çipli insanlar ve bu insanları yönetenler olarak iki temel sınıf belirlendiğinde kimin hani sınıfa dahil olacağını günümüzün mevcut sınıf olgusu üzerinden değerlendirmek tatmin edici bir sonuç vermeyecektir çünkü medeniyet değişecekse sınıfların ve ideolojilerin de değişmesi beklenir.

İnsanların yerini alacak mekanik şeyler yaratma fikri, kadim Yunan ve Roma mitolojileri kadar eskidir. Örneğin, Metal Tanrısı (Yunanlılarda Hephaestus, Romalılar da Vulcan) altından yapılmış mekanik hizmetçilere ev sahipliği yapıyordu. Duruma göre yarattıklarını ölümlülere de veriyordu. Örneğin Girit Adası’nı koruyan devasa büyüklükteki heykel Talos, yakınına gelen herhangi bir gemiye kaya parçaları atıyordu. Eğer herhangi bir yabancı kıyıya varırsa Talos metal kollarını sıcak kızıl bir şekilde parlatıp, davetsiz misafire ölümcül bir hoş geldin sarılışı veriyordu. Talos ismi daha sonra Apple bilgisayarlarının işletim sistemine verildi ve aynı zamanda ABD Deniz Kuvvetleri gemilerinin ilk bilgisayar kontrollü füzeleri oldu. Bu mitler sadece hikaye değildirler, hem mucitler hem de gerçek dünya filozofları için ilham kaynağı oldular. Aslında Batı düşüncesinin kurucu filozoflarından Aristotale (M.Ö. 384-322), zamanında tamamıyla özgür bir dünyayı şöyle tasvir etmiştir: ‘’Eğer her alet emredildiğinde veya kendiliğinden uygun olduğu işi yaparsa…, çıraklara veya lordların kölelerine ihtiyaç kalmayacaktır.’’ Aynı şekilde antik zaman mühendisleri, genellikle bizim mümkün olacağını düşünmediğimiz ilerlemeleri yaptılar. M.Ö. 350’de Yunanlı matematikçi Tarentumlu Archytas, buharla uçan metalden bir ‘’güvercin’’ yaptı. Bunun yanı sıra dünyanın ilk model uçağını yaparak Archytas, ilk uçuş çalışmalarını gerçekleştirdi. Belki de en etkileyici olan ‘’Antikythera bilisyaraıdır.’’ M.S. 1900’de Yunanlı bir sünger avcısı, M.Ö. 100 civarında Girit yakınında Antikythera Adası’nda batmış olan Antik Yunanistan gemisi enkazını bulmuştur. Enkazda laptop büyüklüğünde küçük bir kutu bulunmuştur. Tarih girildiğinden güneş, ay ve diğer gezegenlerin pozisyonlarını hesaplayan 37 tane dişli çarkı vardı. Bilinen ilk mekanik analog bilgisayar olduğundan övgüye değerdir.[2]
Çok tanrılı dinden tek tanrılı dine geçişte kalabalık ushabti ordusu tek bir goleme dönüşür modaya uyup. Talmud’da sözü edilen, ama Yahudi folkloruna esas olarak Ortaçağ’da karışan Golem de ushabti’ler gibi aslen kilden yapılmadır, ama o bir hizmetçiden, köleden çok, tek başına bir süper kahramandır. Bir tılsımla harekete geçecek, Yahudi halkını koruyacak ve işi bittiğinde tılsımla tekrar heykele dönüşecektir. Ushabti’lerden, golemden, büyülü güçlerden başka sarılacak dal bulamayan ezilenlerin, ölesiye çalıştırılanların dünyasından çıkagelir robotlar – ilk kez Karel Capek’in R.U.R. adlı oyununda kullanılan kelime de, Nişanyan Sözlük’e göre eski Slavca ‘’angarya, mecburi hizmet, köle emeği’’ gibi anlamları olan robota kelimesinden türemiştir.[3]
Köle ve süper kahraman arasında gidip gelen robot tanımı günümüzde bazı tezlerde insanı ortadan kaldıracak ırk olarak ileri sürülmektedir. Aslında her tez tartışılmalıdır ve bilimkurgu, bilimi de kurgulayanların ufuklarını açıcı bir enstrümandır. Fakat makine-insan-üretim uyumu ve çatışmalarının ortaya koyulmaları güncel bir uğraş değildir ve geçmişten beri yapılmaktadır. Sanayi sonrası toplum karakterini inceleyen Daniel Bell, bu konularla ilgili eserini yarım asır evvel oluşturmuştu.
Sanayi sonrası toplumun merkezini oluşturan Beyaz Yakalılar, profesyonel, eğitimli ve donanımlı yapılarıyla bu yeni toplumun ihtiyacını karşılayabilecek niteliktedir. Üniversitelerin, meslek örgütlerinin ve diğer tüzel kişiliklerin de etkin olduğu karar verme biçimi oluşturulmuştur ve mühendisler ile bilim insanları kilit grubu oluşturmaktadır. Liyakatın ve yüz yüze istihdamın görüldüğü sanayi sonrası toplumun bazı özellikleri de vurgulanmıştır:
-          Refah artışının sürdürülmesi
-          Hizmet sektörünün oldukça gelişmesi
-          Üretim randımanının yükselmesi
-          Robotik fabrikalar sebebiyle daha az sayıda insanın sanayide istihdam edilmesi.

Daniel Bell, 1960 ve 1973 yılında oluşturduğu eserlerde politik fütürist tutarlı bir bakış açısını yansıtmıştır. Ancak Bell’in öngördüğü Sanayi sonrası toplum düzeni de hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Özellikle liberal kapitalist bazı politikaların yanlış uygulanmaları ve göç hareketleri sosyal devlet mekanizmalarını küçülttü ve toplumları genel olarak memnun eden bir sistem kurulamadı. Otomasyon üretim gerçekleşti ancak üretim ve tedarik zincirinde insanın rolü tamamen son bulmadığı gibi büyük şehirlerde daha fazla saat çalışmaya başladı. Orta sınıf kavramının eridiği bu düzeni topyekün distopya olarak adlandıramayız çünkü teknoloji-bilişim araçlarının hızlı gelişimi yeni iş sahalarını doğurdu, dünyaya ulaşma ve entegreyi kolaylaştırdı, yeni ideolojik akımların tartışılmasına yol açtı. Bu süreçte yapılan tartışmalarda Dördüncü Sanayi Devrimi kavramı da üretim-toplum-yaşam biçimlerini değiştirecek modeli öngörmüştür.
Endüstri 4.0 ya da 4. Sanayi Devrimi, birçok çağdaş otomasyon sistemini, veri alışverişlerini ve üretim teknolojilerini içeren kollektif bir terimdir. Bu devrim nesnelerin interneti, internetin hizmetleri ve siber-fiziksel sistemlerden oluşan bir değerler bütünüdür. Aynı zamanda bu yapı akıllı fabrika sisteminin oluşmasında büyük rol oynar. Bu devrim, üretim ortamında her bir verinin toplanmasına ve iyi bir şekilde izlenip analiz edilmesine olanak sağlayacağı için daha verimli iş modelleri ortaya çıkacaktır. Endistri 4.0 ise altı temel prensibe dayanmaktadır:
1) Karşılıklı Çalışabilirlik: Siber fiziksel sistemlerin yeteneği ile (örn. iş parçası taşıyıcıları, montaj istasyonları ve ürünleri) nesnelerin interneti ve hizmetlerin interneti üzerinden insanların ve akıllı fabrikaların birbirleriyle iletişim kurmasını içerir.
2) Sanallaştırma: Bu yapı akıllı fabrikaların sanal bir kopyasıdır. Sistem, sensör verilerinin sanal tesis ve simülasyon modelleri ile bağlanmasıyla oluşur.
3) Özerk Yönetim: Siber-Fiziksel sistemlerin akıllı fabrikalar içinde kendi kararlarını kendi verme yeteneğidir.
4) Gerçek-Zamanlı Yeteneği: Verileri toplama ve analiz etme yeteneğidir. Bu yapı anlayışın hızlıca yapılmasını sağlar.
5) Hizmet Oryantasyonu: Hizmetlerin interneti üzerinden siber-fiziksel sistemler, insanlar ve akıllı fabrika servisleri sunulmaktadır.
6) Modülerlik: Bireysel modüllerin değişen gereklilikleri için akıllı fabrikalara esnek adaptasyon sistemi sağlar.[4]

Üretimin özerkleşmesi ve neredeyse mükemmelleşmesi, sermaye sahiplerinin arzu edecekleri bir gelişmedir. Ancak dijital geleceğin yalnızca üretimi kolaylaştırmayla sınırlı olduğunu düşünemeyiz. Klasik kapitalist sistemde üreticiler aynı zamanda tüketicilerdir. Üretim ve hizmette insan unsurunun azalmasıyla beraber atıl duruma düşebilecek insanlar evrensel temel gelir uygulamasında faydalanabilirler. Fakat bunun için üstel bir otoriteye gereksinim vardır. Distopik tezler bu noktada devreye girerler insanın; klasik üretim-tüketim zincirinden soyutlanmasından sonra misyonu devam edemeyeceği için yaşamını noktalayacağını belirtmek isterler. Ancak bilimi dijital kölelik için kullananlar olduğu gibi insan-teknoloji entegresiyle yeni yaşam biçimi yaratabilmek için kullananlar da olacaktır ve bu grubun sayısı azımsanamayacak kadar fazladır.
Nasıl ki ütopik bir dünyanın varlığını kesin olarak ortaya koyamazsak distopik bir gelecek için de kaygılanmaya lüzum yoktur. Çünkü geleceğin ne yönde şekilleneceğine hemen herkes kendince katkı yapacaktır. Distopik bir geleceği şart koşanların temel korkuları geleceğin dayanılmaz cazibesine kapılacak insanların kendiliğinden bu sürece adapte olmak isteyecekleridir. Böylesine bir süreç ise kölelik olarak kabul edilemez.



[1] Türkiye Algı Merkezi, Politik Fütürist
[2] P.W.Singer, çev. Murat Erdemir ve Tüba Erem Erdemir, Robotik Savaş 21.Yüzyıldaki Robotik Devrim, 1.Baskı, Ankara, Buzdağı Yayınevi, Eylül 2015, s.60-61
[3] Mustafa Arslantunalı, Teknopolis, 1.Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları, 2019, s.306
[4] https://www.endustri40.com/endustri-tarihine-kisa-bir-yolculuk/

30 Mayıs 2020 Cumartesi

SİYONİST VE EVANJELİS STRATEJİLERDE MESİH SİYASETİ




Mesih yani kurtarıcı çok geniş bir coğrafyada pekçok kültürde yer alır. Klanlar ve yönetimler genellikle buhranlı zamanlardan geçerlerken ''Kutsal Kurtarıcı'' beklenmiştir.
Sami halkına mensup Sargon bir savaştan yenik düşen kralına darbe düzenlemiş Kiş şehrini ele geçirerek bölgeye Akadçayı hakim kılmıştır. Efsanelere konu olan Argon Akadlar için bir kurtarıcıdır.
Akadları fetheden, Babil'in Mezopotamya'da hegemonyasını sağlayan Kral Hammurabi'de tanrılaştırılan bir liderdir. Güneş Tanrısı Samaş'ın oğlu ilan edilerek ilahi bir mertebeye yükseltilmiştir.
Paganist Antik Mısır'da Tanrı Ra'nın bir kurtarıcı göndereceğine inanılırdı. Beklenen mehdi öncesi bazı alametlerin olması kehanet edilmiştir. Buna göre Nil Nehri kuruyacak ülke bedeviler tarafından istila edilecek herkes birbiriyle çarpışacaktır. Güneş'in kendisini göstermesi bile günlük küçük bir zaman dilimine sığacaktır. Ameni, bozulan düzeni iyileştirecek, onun döneminde Nil yeniden yükselecek, Güneş parlayacak, refah ve mutluluk hakim olacaktır. Yukarı Memphis, Ameni tarafından başkent seçilecek ve idare buradan sağlanacaktır.
Zerdüştler, babasız olarak Zerdüşt'ün soyundan kurtarıcılarının gelmesini beklerler. Saoştayn bin yıllık bir mücadeleyle büyük yıkımın ardından kötülüğe galip gelerek Tanrı Ahura Mazda'nın adaletini hakim kılacaktır. Saoştayn bu hakimiyeti baş şeytan Ehriman'ı yok ederek sağlar.
Manihaizm'in kurucusu Mani Sasaniler tarafından öldürüldüğünde, Maniciler yeniden geleceğine inanmışlardır.
Hint öğretisi Şambala'da doğacak Kalki'nin Mesih olduğuna inanırlar. Mesih gelmeden evvel ise dünyaya kötülük hakim olacaktır. Kali Yuga bin yıl boyunca zulmedecek ülkeyi yabancılar istila edecek ve başka dinler hakim olacaktır. Tabiat ve düzen bozulacak kıtlık başgösterecektir. Kalki ile kötülük yenilecek ve ilahi hakimiyet tecelli edecektir. Bin yıllık hakimiyetin ardından Kalki Ganj kenraındaki bir ormanda inzivaya çekilecek ve oradan gökyüzüne yükselecektir.
Bahsettiğimiz kültürlerin hakim oldukları coğrafik dilimden çok farklı bir parça olan Güney Amerika bölgesinin inanç sistemini incelediğimizde Azteklerde Quetzalcoatl adlı tüylü bir yılanın beklendiği karşımıza çıkmaktadır. Bu yılan aynı zamanda bir tanrıdır. Şu an için gökyüzünde bulunmaktadır ve ileride Azteklerin kutsal şehiri Tolan'a dönecek burayı refaha kavuşturacaktır.

Yahudilerin Mesihleri Kral Davud soyundan İsrail'i kurtaran ve yöneten Tanrı Krallığını kuracak seçilmiştir. Buna göre beklenen Mesih geldiğinde Yahudiler için bütün dünyada süren bir egemenlik başlayacaktır. Bu mutlak egemenlik farklı dinlerden ve ırklardan ulusların imha edilmesini gerektirecektir.

Aslında Yahudilerdeki Mesih beklentisi Babil sürgünü sırasında Ezra tarafından yazılmış Tevrat ile başlamaktadır. Yahudiler Pers Kralı Kirus'un Babil Kralı Nebukadzender'i yenilgiye uğratmasıyla beraber özgürlüklerini kazanmışlardır. Bunun için o dönem bazı Yahudiler Kirus'u bile Mesih olarak görmüşlerdir. Mesih Kavramının kurumsallaşması ve bunun Yahudi şeriatının ayrılmaz parçası haline getirilmesi daha yakın döneme dayanır.
Saadia Gaon, 882 – 942 yılları arasında Mısır'da yaşamış Yahudi Tanrı bilimcidir.
Saadia Gaon, öğretilerini Kutsal kitaba dayandıran Karaim Mezhebi’ne karşı çıkmış ve Yahudi felsefesinde “hahamcılık” denilen doktrini geliştirmiştir.

Saadia Gaon’un ortaya attığı 8 madde, Yahudilikte iman esasları içine girmiştir. Bu maddeler şu şekildedir:
1)      Âlem sonradan yaratılmadır. (Hâdistir)
2)      Allah tek olup cismi yoktur.
3)      Vahye iman, Yahudi an’anesini de içine almak üzere şarttır. 
4)      İnsan muttaki olmaya, ruhen ve bedenen bütün günahları işlemekten sakınmaya     davet olunmuştur.
5)      Mükâfat ve ceza haktır.
6)      Ruh saf ve temiz yaratılmıştır, ölüm anında cesedi terk eder.
7)      Yeniden dirilmek haktır.
8)      Mesih’e intizar, hesap ve nihai hüküm haktır.


Davud'un soyundan gelecek Mesih İsrailoğullarını esaretten kurtaracak ve Kudüs'ü temizleyecektir.


Endülüslü İbn Meymun tarafından yazılan Tevrat tefsirine göre ise Yeni Dünya Düzeni'nin ilanı Mesih'in gelmesiyle kurulacaktır. Oluşturduğu onüç maddelik Yahudi Amentüsü, Yahudi Teolojisi'nin üzerinde çok önemli etkilerde bulunmuştur:

Mükemmel ve eksiksiz olan Tanrı, diğer yaratılanların var olmasına sebep olandır.  Tanrı’nın tekliği diğer varlıkların tekliğine benzemez.
Tanrı’nın bedeni yoktur, insan biçiminde düşünülemez, hiçbir şekilde tasvir edilemez.  Tanrı sonsuzdur.
Dua edilecek ve itaat edilecek tek varlık Tanrı’dır.
Peygamberlerin bütün sözleri doğrudur.
Musa, bütün peygamberlerin arasında en büyüktür.
Elimizde olan Tora, Tanrı tarafından Musa’ya verilen Tora’nın aynıdır ve değiştirilmemiştir. 
Tora, ilahi bir dindir ve değiştirilemez.
Tanrı, kullarının bütün hareket ve düşüncelerini bilir.
Tanrı, Tora buyruklarına uyanları mükâfatlandırır, uymayanları cezalandırır.
Mesih kesin olarak gelecektir, gecikse dahi, geleceğini her gün beklemekte ısrar ediyorum. Ruh ölümsüzdür ve Tanrı istediği zaman ölüleri hayata kavuşturacaktır.

Meymun bu esaslardan birini bile kabul etmeyen bir Yahudi'nin şirke düşeceğini ve Yahudi cemaatinden çıkacağını belirtmiştir.

Ayrıca Meymun tefsirinde Mesih ve iman ilişkisini şu şekilde açıklar:

''Mesih'e inanmayan hatta onun gelişini sabırsızlıkla beklemeyen kimse, sadece resullerin haberlerini değil, bütün Tevrat'ı da inkâr etmiş olur.''

Mesihi inancı izah ederken amacımız bu kavramın antik paganizmden esinlenilme ya da bu yönde bir hükmün olduğunu veya olmadığını çürütmek değildi. Çünkü her birey ve grubun inancı kendince değerli ve geçerlidir. Burada şunu göstermek istedik nasıl ki, kıyamet savaşı, Işığın Çocukları Makamı, Gökyüzünden gelen yol göstericiler klan kültürlerine göre farklı yorumlanıyorlarsa da bir bütünlük içerisinde on binlerce yıldır tarih dahilinde yer buluyorsa kurtarıcı kavramı da aynı kompozisyonda değerlendirilebilir.

Evanjelislerin bekledikleri Mesih ise bizzat İsa Peygamber'in kendisidir. Evanjelislere göre İsa ölmemiş göğe yükselmiştir. İkinci gelişini yalnızca Evanjelis olanlar görecekler ve büyük yıkım savaşında zarar görmemeleri için göğe yükseltileceklerdir. Üçüncü gelişinde ise kıyamet savaşı yaşanacak ardından mutlak aydınlık zaferini ilan edecektir. Görüldüğü gibi Yahudiler ve Evanjelislerin imanı manada çok büyük farklılıkları vardır. Ancak iki kültürde de Mesih'in gelişini sağlayacak ya da hızlandıracak bazı faktörler ortaktır.


1)      Yahudilerin Filistin’e dönmeleri. Popüler tezler Almanya’da Adolf Hitler döneminde uygulanan ve ırkçı tonlar içeren nasyonal sosyalist milliyetçiliğin ilk başta Yahudileri hedef aldığını işlemektedir. Bu durum doğrudur ancak Nazi katliamından kaçan Yahudilerin kitleler halinde İsrail’e yerleşmeleri söz konusu olmamıştır ve bu yönde geçerli kayıtlar bulunmamaktadır. Ekseriyeti Rusya üzerinden göçen Yahudilerin lobilerin de desteğini alarak 14 Mayıs 1948 yılında kurdukları İsrail ile bu beklenti gerçekleşmiş olmuştur.
2)      Büyük İsrail’in kurulması. Bu durumda İsrail-Arap savaşlarıyla topraklarını genişletme kalmayacak günümüzün, Suriye-Irak-İran ve neredeyse Karadeniz’e kadar uzanan Türkiye topraklarını da ele geçirmek suretiyle Eski Ahit’te vad edilen, ‘Nil ve Fırat’ arası topraklar İsrailoğullarına bahşedilmiş olacaktır. Ancak bu noktada bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır.
a)      Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra dünyada rakipsiz kalan ABD özellikle Irak’ta başlattığı Çöl Fırtınası operasyonu ve Balkanlara bütün dünyanın seyrettiği ortamda uygulamaya koyduğu istikrar operasyonu ile süper güç olduğunu ilan etmiştir. Fakat çok kısa bir süre sonra Rusya’nın toparlanması, Çin’in ekonomik olarak yükselmesi, Türkiye’nin bölgesel olmasa bile iddialı politikalar öne sürmesi en elverişli ortamda ABD’nin bile sahip olamadığı imkânlara, İsrail’in nasıl sahip olabileceğini düşündürmektedir. Irak ve Suriye iç savaşlarında bile henüz istenilen netice alınamamışken İran ve Türkiye’nin, vad edilmiş coğrafya bağlamında işgal edilmeleri 50 senelik bir süreci alabilir. Çünkü iç savaşlar ortalama 10-15 yıl sürmektedirler. Bu kadar uzun süre beklemek Mesihçi kitlelerin motivelerini kırar.
b)      İsrail ülkeleri parçalama stratejisinden bir müddet evvel vaz geçmiştir. Türk ve İsrailli yetkililerin daha 1994 yılında gerçekleştirdikleri görüşmede İsrailli yetkililer ‘’Irak’ın parçalanması bölgede yayılmacı bir amaç güden İran’ın önünü açar’’[1] biçiminde ifade etmişlerdi.
3)      Tüm dünyaya İncil’in vaaz edilmesi. Gelişen teknolojik olanaklar sayesinde zaten bu durum oldukça kolaylamıştır. Öncelikle evanjelisler basın ve eğitim organlarında güçlenmişlerdir. 1965-1983 arasında Evanjelik okullarda kayıt altı kat arttı ve okulların sayısı on bine yükseldi. Yüz bin kadar çocuk ise evde eğitim gördü. Bu dönemde üniversiteler, hastaneler ve hatta eğlence merkezleri kuruldu. Bunlar arasında CBN Üniversitesi, Liberty Üniversitesi, City of Faith Hospital ve bir eğlence merkezi olan Heritage USA bulunmaktaydı.[2] Irak işgalinden sonra yaklaşık 2 bin misyoner, Irak işgalinden sonra bu ülkeye gönderilmiştir. Bu yoğun çabanın nedeni İsa Mesih’in yeryüzüne dönüşü için zemin hazırlamaktır. Bush’un da Evanjelist olduğunu hatırlatmak gerekir.[3] Bu çabalar vaazı her cepheye yayma gayreti olarak karşımıza çıkmaktadır.
4)      Son olarak ise Tapınağın inşasıdır.


Bu faktörlerden Süleyman Tapınağı'nın inşası dışındakilerin tamamı gerçekleştirilmiştir. Günümüzde tapınağın yerinde bulunan Mescidi Aksa'nın yıkılıp tapınağın inşası düşünülmektedir. Aslında Göksel Mabed şu anda mevcuttur ve gözlerin göremediği şekilde gökyüzündeki yerindedir. Tam izdüşümüne yapının kendisi fiziki olarak inşa edilecek ardından ruhani Mabed'in uyanışı başlayacaktır. Pekçok paganik öğretide görülen ''kutsal üçleme'' burada da karşımıza çıkmaktadır. Kudüs üçlemesi aslında Mısır paganizminde yer olan Nil üçlemesine oldukça benzemektedir. Nil'de fiziki varlığının yanında gökten beslenen ve yer altı dünyasına kadar giden bir üçlemenin simgesidir. 

Süleyman Tapınağının inşa edildiğini farz edersek mabed merkezli Büyük İsrail Devleti'nin kurulmuş olması da gerekiyor ki öğreti bir bütün olarak yaşatılabilsin. Bu planın ikinci aşamasının da gerçekleştiği olasılığını dahil ettiğimizde dünya egemenliği, yeni dünya, yeni insan, yeni hayat kavramları büyümüşte olsa belirli sınırlara hapsedilmiş bir İsrail'den ibaret mi? Sorusunu sormamız gerekiyor. Modern Siyonist ve Evanjelis akımlarını kurgulayan Anglosakson aklı için bundan iki asır evvelki plan oldukça ileri olabilir ancak günümüz dünyası ve dünyanın geçireceği değişim açısından alt segmentasyona ait bir üründür. Burada ya Anglosakson aklı hata yapmıştır, ya da oyalama stratejisi esas gayenin tatbiki için ideal bir yöntemdir.

Hiçbir mantık dünyada Yahudilerden başka ırk kalmayınca Yahudilerin kimlere hükmedeceğini açıklayamaz? Yine hiçbir mantık Mesih İsa'ya iman eden pek çok elit Evanjelisin, tamamen Tanrı tanımaz ya da deist öğretiyi temel alan başka cemiyetlerede mensup olmalarını açıklayamaz.

Burada ana konu Mesih’e iman ya da red değildir. Bu konuda mutabık kalınan bir görüş yoktur. Ancak bu süreç siyasi ve ekonomik olarak gittikçe provoke edilecektir. Dünya siyaseti ve dönüşümü, İsrail ve Kudüs hattına sığdırılamayacak kadar büyük bir olayı kapsar. Ancak yeni dünya savaşının bir damarı da teolojik kulvarı kapsayacaktır ve Mesih gelse de gelmese de yeni savaşın içerisinde ki bazı muharebeler ‘’Mesih Harbi’’ olarak adlandırılacaktır.


[1] Nezih Tavlaş, Türk-İsrail Güvenlik ve İstihbarat İlişkileri, Avrasya Dosyası, 1994, Sayı: 3
[2] H.Şule Albayrak, Tarihi ve Sosyal Bir Realite Olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde Gelişen Protestan Fundamentalizm, s.3
[3] Mete Yarar ve Ceyhun Bozkurt, Mesih Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak, Destek Yayınları, s.110

25 Mayıs 2020 Pazartesi

TÜRK ORDUSUNUN ABD ASKERİ YARDIMLARI DOĞRULTUSUNDA KURUMSAL VE DOKTRİNSEL DÖNÜŞÜMÜ




Onur Dikmeci






İkinci Dünya Savaşı ile muazzam kabul edilen Alman ordusunun durdurulması bu ekolden hızlı kopuşu da beraberinde getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodu ‘’Muasır Medeniyet’’ti ve eninde sonunda model kabul edilecek taraf Batı ekolü olacaktı. Ancak Mustafa Kemal Atatürk zamanında da Alman ve İtalyan siyasi sistemlerine iltifat edilmemiş ve Anglosakson tarzı demokrasi biçimi ideal kabul edilmiştir. Bu sebeple her kurulan yeni sistemde olduğu gibi aksaklılar yaşansa da neticede varılmak istenen yer kapitalist sistemin içerisinde kontrollüde olsa demokrasi olduğu için, Türk modernizasyonu dikkatle izlenmiş Türkiye’nin taleplerine zaman içerisinde konumunun cazip değeri de göz önünde bulundurularak cevap verilmiştir.
Amerikan askeri ürünlerinin büyük oranda kullanılmaya başlaması ‘’Ödünç Verme-Kiralama Kanunu’’ çerçevesinde 1942 yılından itibaren İngiltere aracılığı ile başlamıştır. Ancak İngiltere kendisi için lüzumlu gördüğü teçhizatlara el koyarken, Türkiye’ye ikinci el tank-kamyon gibi taşıtların yanı sıra nispeten daha eski tarihli silahları göndermiştir. Ancak bu gereçler bile o dönem Türkiye için oldukça önemli nimet hükmündelerdir. 1946’dan itibaren Amerikan Askeri Yardım Kurulu, Türkiye ile ilgili çalışmalara başlamış ve ordunun dönüşümü konusunda eksikliklerin saptanması yolu tutulmuştur. Özellikle 1949 yılında Kurul’un başındaki Tümgeneral Lunsford Oliver yerine Tümgeneral Mcbridge getirilmesinden sonra ordu ile ilgili kurumsal değişiklik önerileri ve uygulamalarında hızlanma görülmüştür. Bu dönemde yalnızca 3 sene içerisinde Amerikan Askeri Yardım Kurulu personel mevcudu 459’a kadar çıkmıştır. Yapılan tespitlere göre ordunun durumu hiç iç açıcı değildir. Ordu dönemin modern orduları kategorisinden oldukça uzak olduğu gibi subayların talimsizcesine atıl vaziyetleri yabancı elçilerin bile dikkatini çekmiştir. Türk Ordusu ile ilgili saptanan eksiklerin başında envanterdeki silahların 1.Dünya Savaşı döneminden kalma olduğu ve muhabere-istihkam malzemelerinin neredeyse bulunmadığı gelmektedir. Erlerin çoğunun ayakkabısı bile bulunmamaktadır. Bunun dışında ordu ile ilgili saptanan en büyük iki eksiklik;
  • Okuma-yazma oranı çok düşüktür. Öyle ki subayların asli görevleri garnizonlar içerisinde oluşturulan okuma öğretme eğitimlerini ihtiva eden bir mizaçtadır.
  • Türkiye’de ulaşım alt yapısı oldukça zayıftır. Bu durum tehdit anında gerekli ikmâl-lojistik desteğinin yurdun bir noktasından diğerine ulaştırmakta sorun yaşanmasına sebebiyet verecek boyuttadır.
Bu eksiklere yönelik 291 sayılı kanun uyarınca 16 adet er okuma-yazma kursu açılmıştır. Ayrıca bir plan çıkartılarak Edirne-İskenderun hattı başta 23 bin km’lik kara yolunun yapılması kararlaştırılmıştır. Bu gibi düzenlemeler gerçekleştirilmek istendikçe Prusya ekolünden gelen eski kuşak subaylar bunlara uymamak konusunda diretmişlerdir. Örneğin bu denli kara ağı yatırımı başta Fevzi Çakmak olmak üzere üst subaylara göre Türkiye’yi, Sovyetler Birliği’nin işgaline açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu sebeple 1922 yılından itibaren görev yapan Orgeneral Fevzi Çakmak, Genelkurmay Başkan lığından 1944 senesinde emekli edilmiştir. Bu emeklilik eski kuşak subayların tasfiye edileceklerini ve genç zihniyete yer açılacağının göstergesidir bu sebeple genç kuşak subaylar arasında tepkiye yol açmamıştır. Ancak emeklilik yalnızca ordu modernizasyonu bağlamında değerlendirilemez. Çünkü Çakmak, Alman tedrisatından geçmiştir ve Almanya İkinci Dünya Savaşında yenilmiştir. Bu sebeple Türkiye’nin de bir tavır göstermesi gerekmiştir. Fevzi Çakmak’ın emeklilik edilişi büyük sorun yaratmasa bile makam aracı ve emir erinin çekilmesi fevkalade hoşnutsuzluk kaynağı olmuştur. O dönem ordu da üst kademeleri ve eski kuşak subayları büyük oranda emekli edecek kapsamlı bir uygulamaya gidilememiştir.
Yardım Kurulu başkanı Macbridge’in telkinleriyle 1949 senesinde 5398 sayılı kanun uyarınca Milli Savunma Bakanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları oluşturulmuştur. O döneme kadar kuvvet komutanlıkları yerine numaralı komutanlıklar faaliyet göstermektedir. Genelkurmay Başkanlığı da, Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştır. Amerikalı uzmanların, Türk ordusunun dönüşümü için belirledikleri bir diğer yenilik ise Genelkurmayın küçültülerek, kuvvetler üzerindeki ağırlığının kaldırılması ve Müşterek bir karargâh gibi görev yapmasıdır. Ancak bu duruma Genelkurmay direnmiştir ve özellikle kara kuvvetleri üzerindeki ağırlığını devam ettirmiştir. Bu sebeple daha sonradan kurul başkanı olan General Arnold ile uyuşmazlık ve fikri çatışmalar görülmüştür.



                    Türk Ordusunun Doktrinsel Dönüşümü

Ordunun dönüşümü yalnızca teçhizat, kaynak aktarımı ve heyet telkinleri doğrultusunda gerçekleşen bir eylem değildir ve bunun mutlaka genel savunma düzeni ile talimnameleri de ihtiva etmesi gerekmektedir. O dönem de ordunun bu konuda dönüşümü konusunda çalışılırken subayların görüşleri de askerlerin genel vaziyetini yansıtmaktadır. Kenan Kocatürk, Alman ve Amerikan sistemini kıyaslarken şu noktalara dikkat çekmiştir:

‘’ Alman sistemi daha çok inisiyatife yer veriyordu. Savaş stratejisini ve taktiğini ince bir sanat olarak kullanıp az kuvvetle üstün üstün kuvvetleri yenmeyi yeğliyordu. Amerikan sistemi ise her türlü olasılığa karşı nasıl hareket edileceği önceden tespit edilmiş, harekât en bol silah, teçhizat malzeme, araç ve gereçle, devamlı desteğe dayanıyordu. Yani Napolyon’un dediği gibi: Para, para, para. Alman sistemi ise: Kafa, kafa, kafa. Tarihi gerçeklere göre bu ikincisi biz Türklere daha yakın geliyordu. Türk harp tarihi az kuvvetle üstün düşmana karşı kazanılmış zaferlerle dolu idi.’’[1]
Fakat artık dünya değişmiştir endüstri devrimi sonrasının düzeni modern ve silah bakımından üstün olan orduların varlığını gerekli kılmıştır. Türk ordusu modernize olamamanın sıkıntısını Kıbrıs çıkartmasını on yıldan fazla erteleyerek belli etmiştir. Ayrıca Türk ordusunda subayların bile kültürel durumları hiç iç açıcı değildir. Orhan Erkanlı’ya göre ‘’ 1940’lı yıllarda bazı subaylar harp okulundan sonra gazete bile okumadım’’ diyerek övünmektedirler.[2] 1962 ve 1963 ayaklanma girişimlerinde başı çeken ve özellikle Harbiyeliler arasında çok sevilen Kurmay Albay Talat Aydemir ise hatıratında eski sisteme göre yetişen subayların çıkarlarından ötesini düşünmediklerini, eski kuşaktan ayrışmak için ise kurmay eğitiminin bir kısmını Amerikan sisteminde aldığını belirtmiştir. 27 Mayıs 1960 hareketinin içerisinde de yer alan Numan Esin ise Aristo, Descartes gibi filozofları öğrencilik yıllarında okurken yadırgandığını amirlerinin ‘’ Bu adam piyade ama talimname okumuyor, yığınla garip kitapları var’’ biçiminde şikayet ederek 21 gün hapis cezasına çarptırıldığını belirtmiştir.[3] Ordunun bu durumu kapsamlı bir reforma ihtiyacı olduğunu göstermektedir ve Amerikan talimnamaleri Türkçeye çevrilerek sisteme kazandırılmaya başlanmıştır. Orhan Erkanlı bu durumu şu biçimde ifade eder:
‘’ Talimnamelerde Papaz yazılan yere Alay İmamı koyacak kadar sadık kaldık’’[4]
Talimnamelerin intikaliyle birlikte kurmaylık eğitiminin içeriğiyle ilgili değişikliklerde yapılmak istenmiştir. Ancak bu konuda Türk askeri yetkililer kuvvet öncelikli eğitimin korunmasından taraf olarak diretmişler, Amerikalılar ise uluslararası siyaset düzeyindeki derslerin de eğitime eklenmesi gibi yenilikleri telkin etmişlerdir. Türkiye’nin genel savunma biçimi de değişmeye başlamıştır. Tamamen Sovyetler Birliği işgaline karşı oluşturulan ordu dağılım biçimine göre Boğazların açık ve savunmasız yapısı üzerinde durulmuştur. Buna göre bölgeyi daha fazla askerle desteklemek yersizdir çünkü bölgedeki birliklerde çok eski silahlar bulunmaktadır. Ayrıca bölgede bulunan 3 kolordu da zamanla 1 kolordu seviyesine indirilmiştir.
Amerikan heyetinin, Türk ordusu ile ilgili reform düzeni ile ilgili tavsiyelerinden birisi de astsubay sayısının artırılması ve 30 binin üzerinde yeni astsubay kadrosunun ayırılmasıdır. Ordu bunu kesin olarak reddetmiştir. 27 Mayıs hareketinin içerisinde yer alan Suphi Karaman bu durumu şu biçimde ifade etmektedir:

‘’ Bir piyade bölüğünde 17 tane astsubayı tanımıyor benim kafam. Bu Türklerin mali gücüyle mütenasip değildir. Türkiye tarihi boyunca bir bölüğünde bir astsubay olunca öpüp başına koymuştur…Bir millet bu kadar milliliğini kaybeder…’’[5]

Ancak her şeye rağmen sahra ordusu kimliğinden sıyrılan Türkiye hızlı olmasa da değişim sürecine girmiş ve hafif modernize etkisini kazanabilmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra eski kuşak subaylar geniş oranda emekli edilerek yerlerini Amerikan tedrisatından geçenlere bırakmışlardır ve böylece ordu da bütünüyle Amerikan anlayışı hâkim olmuştur. Bu durumun darbelere kapı araladığı tek başına geçerli bir teori değildir. Çünkü Osmanlı döneminde de ordunun gerçekleştirdiği pek çok darbe girişimi görülmüştür. Ordunun modernizasyonu ve dönüşümü ile ilgili buraya kadar belirtilen ifadeleri sıralamak istediğimizde:
-          İkinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren modernize arayışları başlamış Almanya tarafının kaybedeceği anlaşılınca Amerikan ekolü tek model olarak görülmüştür.
-          Yardım ve modernize çalışmaları CHP döneminde başlamış ve Demokrat Parti döneminde devam etmiştir. Bu bakımdan dış politika ve savunma stratejileri açısından iki parti arasında fark bulunmamaktadır.
-          Genç subaylar görece daha yaşlı olan subay diliminin uygulamalarından rahatsızlardır. Ancak Demokrat Parti orduda çok köklü değişiklere gidememiştir. Demokrat Parti’nin militarizme karşı olan tutumu da bulunmamaktadır.[6] Hatta emireri uygulaması ile ilgili münasip olmayan ifadeler kullanan Ahmet Kocabaş partiden ihraç edilmiştir.[7] Küçük çaptaki değişiklikler arasında ise askerlik süresinin, Deniz Kuvvetleri Komutanlığında 3 yıl, Jandarma Komutanlığında 2,5 yıl, diğer kuvvetlerde ise 2 yıla indirilmesi gösterilebilir. Subayların mali durumlarının bozulmaları ve istifaları yedek subaylardan uygun olanların bir dilekçeyle muvazzaf subaylığa başvurup kabul edilmeleriyle mümkün olmuş ancak bu biçimde subaylığa kabul edilenleri harbiye ekolünden gelenler hiçbir zaman benimsememişlerdir. Ayrıca bu dönemde bazı askeri liselerde kapatılmıştır.
-          Ordu genel olarak Amerikan yeniliklerini benimsemiştir ancak kara ekolünden ise taviz vermemiştir. Buna göre ordu, Genelkurmayın ve kara kuvvetlerinin ağırlığının muhafazası, astsubay sayısının artırılmaması hususunda kesin olarak direnmiş ve bu yönde devam etmiştir.
-          Ordunun dönüşümü, Türk kültür, siyasi hatta düşünsel hayatının dönüşümünü de tetiklemiş olabilir. Ancak Özellikle NATO’ya girişle birlikte çağa uygun modern bir ordu oluşturabilme tasavvuru hız kazanmış ve kısmen başarılı olunmuştur. İlk yıllarda Sovyetler Birliği’nin en büyük tehdit olarak belirlenmesi ve buna göre bir askeri dağılım oluşturulması normal kabul edilebilir. Ancak 1970’lerde bile Sovyet öncelikli dış tehdit ve savunma politikaları hele ki bu durumun askerler tarafından iç siyaseti şekillendirmek için kullanılması demokratik süreci sekteye uğrattığı gibi, uluslararası siyasetin iyi okunamadığı sonucunu ortaya koymaktadır. Bu noktadan sonraki askeri darbe ve müdahaleler ise bire bir Amerikan karargâhlarında tasarlanmasalar bile ordunun batı-kapitalist sisteminden ayrı bir vizyon geliştirme teşebbüsü bulunmadığı için dış mercilerce kesin biçimde reddedilmemişlerdir.


[1] Kenan Kocatürk, Bir Subayın Anıları: 1909-1999, İstanbul, Kastaş Yayınları, 1999, s.420-421
[2] Orhan Erkanlı, Anılar Sorunlar Sorumlular, 3.Baskı, İstanbul, Baha, s.377
[3] Numan Esin, Devrim ve Demokrasi Bir 27 Mayısçının Hatıraları, 2.Baskı, İstanbul, Doğan Kitap, 2005, s.45
[4] Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni Dün Bugün Yarın, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1982, s.554
[5] Suphi Karaman, Devrimci Bağımsız Türkiyeci ve Milli Savunma Stratejisi Nasıl Olmalıdır, Ankara, Ulusal Basımevi, 1965, s.17
[6] Milli Savunma Bakanı yapılan Seyfi Kurtbek, asker millet zihniyetini benimsemiş ve Enver Paşa’nın masasını buldurup kullanan Yarbay emeklisi bir asker olarak militarizmin yüksek dozajını tatbik etmek isteyen bir mizaca sahiptir.
[7] Ancak sonuçta emir eri uygulaması kaldırılmıştır. Bu durumu eleştiren askerler, subayların askeri memur olmadıklarını ve paket taşımalarının büyük bir utanç olacağını belirtmişlerdir.